Dr. Zekeriya Bingöl
Akademisyen/Kültür ve Turizm Uzmanı
Knidos’tan Nemrut’a: Anadolu’da Yabancı Arkeologlar ve Bitmeyen Kültür Vurgunu
Adıyaman’daki Nemrut Dağı, Kommagene Kralı I. Antiochos’un tanrılarla kendisini eşitleyen anıtsal projesidir. Dev heykeller, yazıtlar ve tümülüs; Doğu ile Batı’nın eşsiz sentezidir. Ancak Nemrut’un hikâyesi de masum değildir.
Nemrut Dağı: Tanrıların Başları Neden Yerinde Değil?
Nemrt dağının keşfedilmesinden sonra 19.yüzyılın sonlarından itibaren Alman ve Amerikalı arkeologlar, kendi aralarında anlaşarak dağı iki kısma ayırmışlar. Dağın bir tarafını Alman arkeologlar diğer tarafını Amerikalı arkeolog kazı işini üstlenmiştir. Özellikle Alman arkeolog Karl Humann, Otto Puchstein ve Amerikalı arkeolog Theresa B. Goell bölgede yoğun çalışmalar yürütmüş, birçok yazıtın kalıbı alınmış, bazı taş bloklar ve rölyefler Almanya’ya kaçırmıştır. Bugün Berlin müzelerinde sergilenen Kommagene eserleri, Nemrut’un yalnızca rüzgâr ve zamana değil, insan eliyle yapılan müdahalelere de maruz kaldığını göstermektedir.
Daha da çarpıcı olan, bazı heykel başlarının yerinden sökülmesi ve bu süreçte bilinçli ya da bilinçsiz şekilde geri dönülmez tahribatlar yapılmış olmasıdır. Nemrut Dağı’nda yetkililerle yaptığımız görüşmelerde anlatılanlar, insanın içini acıtıyor.
O dönemlerde bölgeden o kadar çok antik eser kaçırılmış ki, bu iş için sistemli biçimde civardaki köylüler kullanılmış. Taşımacılık adeta organize bir faaliyet hâline getirilmiş. Her bir taşıma için, kişi başı 1000 Mark gibi o günün şartlarında çok büyük paralar ödenmiş.
Köylüler ise olan biteni başka türlü yorumlamış. “Bu yabancılar ne kadar saf, birkaç taşı taşımamız için bize büyük paralar ödüyorlar” diye sevinmişler. Garibim köylüler nereden bilsin… Taşıdıkları şeyin sıradan bir kaya değil, dünyalar değerinde bir medeniyet mirası olduğunu nereden bilsinler?
Asıl sorgulanması gereken köylü değildir. Asıl sorgulanması gereken, bu durumu gören, bilen ve izin veren devlet aklıdır. Bir ülkenin kültür varlıkları, ekonomik sıkıntı içindeki köylünün sırtına yüklenerek korunamaz. Devlet, o gün bu gerçeği görmek zorundaydı. “Bilimsel kazı” adı altında yürütülen bu faaliyetlerin, gerçekte bir taşıma ve kaçırma düzenine dönüştüğünü fark etmeli ve buna dur demeliydi.
Ama denetim yoktu.
İrade yoktu.
Ve belki de en acısı, farkındalık yoktu.
Sonuç ortada:
Nemrut’un taşları gitti,
köylünün elinde yalnızca geçici bir para kaldı,
Anadolu’nun hafızası ise geri dönmemek üzere eksildi.
Tümülüs ve Dinamit: Bilimin Sınırını Aşan An
Nemrut Dağı’ndaki en büyük sır, zirvenin tam ortasında duran o devasa taş yığınıdır: tümülüs.
Yaklaşık 50 metre yüksekliğinde, milyonlarca kırık kireçtaşı parçasından oluşan bu yapay tepe, Kral I. Antiochos’un mezarının burada olduğu inancıyla inşa edilmiştir. Ve ne yazık ki, bu sır bilimsel merakın en tehlikeli hâlini de ortaya çıkarmıştır.
- yüzyılın sonlarında Nemrut’ta çalışan yabancı ekipler –özellikle Alman arkeologlar ve mühendisler– tümülüsün “açılabilir” olduğu fikrine kapıldılar. O dönemin arkeoloji anlayışında kutsal alan bütünlüğü, bugünkü kadar hassas bir ilke değildi. Asıl hedef şuydu:
Mezara ulaşmak.
Tümülüsü açmak için birçok değişik yöntem denenmiştir. Bu amaçla yapılan girişimlerden biri, bugün hâlâ ürkütücü olan bir yöntemdir.
Kaynaklara ve saha tanıklıklarına göre, tümülüsün içine ulaşabilmek için dinamit kullanılması gündeme gelmiştir. Dinamit ile sınırlı ölçekte de olsa birkaç deneme yapıldı. Patlatılan dinamitler, mezar odasına ulaşmak bir yana, tümülüsün yapısal mantığını ortaya koydu: Taşlar özellikle gevşek ve düzensizdi; herhangi bir tünel açma girişimi, taşların kendiliğinden çökmesine neden oluyordu.
Yani Antiochos, mezarını yalnızca tanrılarla değil, fizikle de korumuştu. Ancak asıl mesele şudur: Bir dünya mirası alanında, bir kral mezarına ulaşmak için patlayıcı kullanma fikri bile, bugün kabul edilemez bir zihniyetin göstergesidir.
Dinamit, mezarı açamadı. Ama etik bir sınırı paramparça etti.
Bu girişimler sonucunda tümülüsün bazı bölümlerinde geri dönülmez bozulmalar oluştuğu, yapının doğal stabilitesinin kısmen zedelendiği bugün bilim insanları tarafından da dile getirilmektedir. Mezara ulaşılamadı; ama “ulaşma hırsı” Nemrut’a zarar verdi.
Bugün Nemrut’ta kazı yapılmamasının, tümülüsün dokunulmaz kabul edilmesinin en önemli nedeni de budur. Çünkü geçmişte yapılan bu müdahaleler, modern arkeolojiye şu dersi bırakmıştır: Her sır açılmak zorunda değildir. Her mezar bulunmak zorunda değildir.
Nemrut’taki tümülüs hâlâ kapalıysa, bu bir başarısızlık değil; geç kalınmış bir doğru karardır.
Ve belki de en doğru soru şudur: Antiochos’un mezarı gerçekten nerede diye sormak yerine,
biz o mezara ulaşmak için neleri göze aldık?
Bu yaşananları fark eden ve duruma müdahale eden isim ise, hükümetin başına geldikten sonra Turgut Özal olmuştur. Özal, Anadolu’da “bilimsel kazı” adı altında yürütülen çalışmaların, gerçekte ciddi bir kültür varlığı kaybına yol açtığını görmüş; bu nedenle bazı yabancı arkeologların Türkiye’ye bir daha alınmaması yönünde net bir tavır ortaya koymuştur. Bu karar, geç kalınmış olsa da devletin kültürel mirasa bakışında önemli bir kırılma noktasıdır.
Ancak bu sert tutumun içinde istisnai ve çarpıcı bir hikâye de vardır. Amerikalı arkeolog Theresa B. Goell, bu yasaklı dönemin tartışmalı ama en çok konuşulan isimlerinden biridir. Goell, hayatının büyük bölümünü Nemrut Dağı’na adamış; zorlu iklim koşullarına rağmen yıllarca dağda yaşamış, yaz kış demeden çalışmalarını sürdürmüştür. Nemrut’un dünyaya tanıtılmasında önemli bir payı vardır ve bu yönüyle inkâr edilemez bir emeğin sahibidir.
Goell’in hikâyesini benzersiz kılan ise vasiyetidir. Ölümünden sonra küllerinin Nemrut Dağı’na serpilmesini istemiştir. Gerekli izinler alınarak bu isteği yerine getirilmiş; külleri Nemrut eteklerinde, hayatını adadığı o dağa serpiştirilmiştir.
Bu yönüyle Theresa Goell, Nemrut’la en çok özdeşleşen yabancı araştırmacı olarak anılır. Ancak tam da burada tarihsel bir çelişki ortaya çıkamıştır. Bir yandan Nemrut’u dünyaya tanıtan bir isim, diğer yandan yapılan müdahaleler nedeniyle bugün hâlâ tartışılan bir miras.
Goell, Nemrut’u sevmiş olabilir. Ama sevmenin, dokunma hakkı verip vermediği sorusu hâlâ ortadadır. Nemrut Dağı, yalnızca taşlardan oluşan bir anıt değildir.
O dağ, iyi niyetle yapılan hatıraları da, telafisi olmayan yanlışları da sessizce üzerinde taşımaya devam etmektedir.
Taş Yerinde Ağırdır
Nemrut Dağı bugün hâlâ ayakta olabilir. Ama eksiktir. Eksik olan yalnızca birkaç heykel başı, birkaç yazıt ya da taş blok değildir. Eksik olan, bu toprakların kendi geçmişini yerinde, bütünlüklü ve onurlu biçimde yaşama hakkıdır.
Alman disipliniyle yapılan söküm, Amerikalı idealizmiyle yapılan müdahale, iyi niyetle ya da çıkar hesabıyla olsun; sonuç değişmemiştir: Nemrut, insan eliyle yara almıştır. Köylü kullanılmış, devlet geç kalmış, bilim ise çoğu zaman vicdanın önüne geçmiştir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu net biçimde söylemek gerekir:
Kültürel miras, ne yabancı müzelerin vitrin süsüdür ne de “bilim adına” zorlanacak bir sırdır.
Her kazı yapılmak zorunda değildir. Her mezar açılmak zorunda değildir. Her taş yerinden oynatılmamalıdır.
Nemrut’un tümülüsü hâlâ kapalıysa, bu bir başarısızlık değil; geçmişten alınmış acı bir dersin sonucudur.
Anadolu’nun taşları konuşur. Ama yalnızca yerinde olduklarında…
Ve belki de artık şu soruyu sormanın zamanıdır: Biz bu toprakların mirasını dünyaya tanıtırken,
onu kendimizden ne kadar uzaklaştırdık?
Bu soru cevaplanmadıkça, Nemrut yalnızca bir dağ değil; sessiz bir vicdan muhasebesi olarak orada durmaya devam edecektir.
